O YIL
Yazar. : Ahmet Altan
Yayınevi :Everest
Türü. :Edebiyat/Tarihi Roman
Ahmet Altan'ı kavramsal düşünme becerisi, kelimelerle kurduğu ilişki, kelimelerle meramını en yalın, en izahtan vareste anlatım tarzı bakımından edebiyatçılar arasında farklı, insanı etkileyen, sahip olduğu zihin dünyasının anaforuna çeken, çekme maharetini gösterebilen bir düşünür, bir edebiyatçı ve acıyı sadece yüreğinde, kelimelerinde değil, yüzünde de taşıyan, acıya duyarlı bir insan olarak tanımlıyorum.
İnsan onun eserlerini okurken veya bir söyleşide düşüncelerini ifade ederken, samimiyeti konusunda şüpheye düşmüyor ve hatta aldatılmadığı, duygu durumunun istismar edilmediği hakkında kendisini güven duygusu içinde hissediyor.
Evet, belki bir başkası böyle hissetmiyor olabilir, bu hislere sahip olan belki de sadece benimdir.
Çünkü, ben onun yazdıklarını okurken, konuşmalarını dinlerken kendimi böylesi samimi duygular içinde buluyorum.
Onu izlerken acıyı yüzünde görmemek, bu sebeple söylediklerinin tesirinde kalmamak, benim için pek mümkün olmuyor.
“O Yıl” romanıyla yazar, tarihimizin çöküş, dağılma evresini, bu süreçte yönetenlerin endişelerini gidermek, yönettikleri imparatorluğu kurtarmak için içine düştükleri endişe, kaygı ve korkularını bastırmak adına, yıllarca birlikte yaşadığımız bir toplumu büyük bir felakete nasıl maruz bıraktıklarını Alman Hastanesinde hemşire olarak çalışan Ermeni kızı Efronya'nın İstanbul'dan Anadolu'ya oradan Suriye çöllerine soydaşlarıyla beraber yaşamak zorunda kaldığı sürgün sürecini, yanındaki insanlarla birlikte başlarından geçen acıları, yağmur, çamur, sıcak demeden, aç susuz geçirdikleri günler, geceler ve ayları, yollarda karşılaştıkları felaketleri, saldırıları, maruz kaldıkları salgın hastalıkları, önce zayıfların, çocukların, sonra yavaş yavaş güçten, takatten düşenlerin öldüğü, ölülerin kazılan çukurlara gömüldüğü, gömülmeyen cesetlerin ise köpekler tarafından parçalanarak yenildiği günlerden sonra ölmenin son noktalarından Suriye topraklarına, Halep ve diğer yerlere ulaşmalarına şahit oluyoruz.
Bir tarafta savaş, diğer tarafta bütün acımasızlığıyla sadece bir endişenin giderilmesi için topyekün bir kavmin büyük felakete maruz kalmaları, insanlar bu felaketlere tabi tutulurken, içlerinden asker olanlar ve yönetim açısından önemli görev yapan memurların korunma ayrıcalığına sahip olmalarının oluşturduğu dehşet dengesini göstermesi bakımından ortaya konulan ikiyüzlülük..
Hırsın, korkunun, vatanseverlik adına işlenen insanlık suçu ve cinayetlerin, bu cinayetlere karşı çıkan, itiraz edenlerin suçlandığı, yerlerine verilen her emri sorgusuz yerine getirmekle övünen, bunu vatanseverlik ve askerlik zannedenler arasında ortaya çıkan tenakuzların romanda yer bulması, neyin insani, neyin vicdani, nelerin vatanseverlik olduğu, nelerin ise insanlıktan uzak, hırsın, zulmün, gücün şehvetiyle, statü, zenginleşme aracı haline getirildiğini, insanın bu tutumlar arasında yaşadığı tenakuzları meşrulaştırdığı, yahut fırsata dönüştürdüğü, insanların inanmak istediklerine olan inanma zaafının kendisi için değilse bile, gelecek nesiller için nelere sebep olabileceğini görmek bakımından da hayli önemli..
Ermeni kızı Efronya ile Osmanlı Subayı Ragıp Bey'in aşk hikayesi, bu büyük felaket ve hercümerc içinde birbirlerini bulma hikayesinin insani yönüyle de okuyucunun merakını artırmakta..
Yazarın, insanların Tanrı tasavvuru hakkında ileri sürdüğü düşünceleri belki de hayatla, insanlarla ilişkilerini de belirleyen tarafıyla da üzerinde düşünülmeye değer..
İnsanların Tanrı tasavvurları hakkında romanın ilgili bölümünü Hikmet bey'in ağzından burada yer vermek daha uygun olacaktır.
Kitaptan, “İnsanlar görünmez bir Tanrıya inanırlar, hep inandılar, binlerce yıldan beri biçim biçim tanrılara inanıyorlar.
Ama o inandıkları Tanrı'yı yeryüzünde aramaktan da vazgeçmezler.
İki tür insana tapınır insanlık, yaratanlara ve yok edenlere.
İkisi de her dinde Tanrı'nın vazgeçilmez özelliğidir, yaratmak ve yok etmek.
Bu özelliklere sahip olanlara tapınırlar.
Bak ansiklopedilere, yaratıcılar, yani sanatçılar ve ilim adamları ile yok edenler, yani krallar, padişahlar, komutanlar…
Dünyadan gelip geçen kalabalığın içinden geriye kalanlar, yüceltilenler bunlar.
Ne yazık ki yok edenler her zaman yaratanlardan daha kalabalıklar.
Ve daha fazla hürmet görürler.
İnsanlar korkar.
İnsanlar her şeyden korkar, hayattan, ölümden, acıdan, sıkıntıdan, fırtınadan, zelzeleden, selden, istikbalden, sudan, ateşten…
Sığınacakları tanrılar arıyorlar.
Yok edenler, şiddetleri ve büyük kudretleriyle Tanrı'ya daha çok benzedikleri için en çok onlara tapınır, en çok onların peşinden gider, ölümden korkarken onlar için ölürler.
İnsanlar budaladır, oğlum.
İnsanlık dediğin, alçaklarla budalalardan ibaret.
Bu tablo çok zavallı, burayı yaratan bundan utanmış olacak ki araya birkaç tane parlak adam serpiştirilmiş, resim yapıyorlar, yazı yazıyorlar, sesleri müziğe dönüştürüyorlar, tabiatın sırlarını çözüyorlar. Bunlar insanlığın mücevherleri, geriye kalan hazin bir çaresizlik.
Osman, her şeyi kendisinden daha iyi bilen ölülerine içten içe kızıyor, bu kızgınlık kendini bazen düşmanca bir alaycılıkla gösteriyordu.
Hikmet Bey'i sıkıştırdığını düşünerek, “Peki, ya siz,” dedi, “siz hangi gruba giriyorsunuz?”
“Biz” dedi Hikmet Bey, “bir azınlığız.
Hiçbir gruba girmiyoruz, yaratmıyoruz, yok etmiyoruz, yok edenlerin peşinden gitmiyoruz.
Biz görüyor ve söylüyoruz.
Eski Yunan tragedyalarındaki koro gibiyiz, söylemekten başka bir rolümüz yok.
Ama doğrusunu istersen, seyrettiğimiz tragedyadan da her zaman sıkılıyoruz.” shf.360-361
Şimdi soru şu: Biz bu insanlardan hangi sınıfta yer alıyoruz.
***Okundu