TOPLUMSAL ÇÖZÜLME/TOPLUMSAL PATOLOJİ
Yazar. :Mustafa Coşturoğlu
Yayınevi. :Gündoğan Yayınları
Türü. :Sosyoloji/Siyaset
Sahife. :251
Toplumsal Patoloji psikolojik bir hastalığı ifade etmek için kullanılan bir kavram.
Toplumlar tıpkı insanlar gibi görülmelidir.
Yazar da böyle görüyor ve içinde yaşadığı toplumun devletle, devletin toplumla ilişkilerinde gözlemlediği, kimi zaman mağduriyet oluşturan karar ve tutumlarına dair değerlendirmelerde bulunuyor.
Evet, sorunları olan ve sorunları çözme konusunda pek fazla yeteneği olmayan bir devlete sahibiz ve bu beceriksizlik halinin insanlara sirayeti/aktarımı, insanların o sorunlara karşı aldığı vaziyet konusunda pek başarılı sayılamayız.
Devletten topluma geçen hastalıklı tutumların varlığının temelini oluşturan sebep, kabul etmek gerekir ki, yurttaşlar arasında sergilediği eşitsiz tutumdan kaynaklanmaktadır.
Bu eşitsizlik hali hastalığın varlığı hakkında başlı başına yeterli bir gerekçedir.
Çünkü devletin yaptığı eşitsiz tutum mağduriyet doğurmakta, ortaya çıkan mağduriyetin boyutları ise hayatın her alanında etkisini göstermektedir.
Bu tespitten sonra ve kitapta bundan sıklıkla söz edilmesine rağmen bu eşitsizliğin sebep olduğu hastalığı ortadan kaldıracak tedavi yöntemi konusunda önerilen tekliflerin de bizatihi eşitsizlik doğuracağı düşünülememekte, ideolojik saikler ve yargılarla önermelerde bulunmaktadır.
Yazar bu tutumuyla okuru memnun edecek yahut okuru adil tutum konusunda, yahut toplum olarak bir şekilde içine sokulduğumuz karanlık tünelden çıkış yolu göstermekte oldukça zorlanmaktadır.
Kitapta sıklıkla haklı olarak eleştirilen kültür ve özellikle dini kültürün yerine, sorunlara sebep olan devlet tutumunun Kemalist uygulamalardan uzaklaşma olarak görmekte, esasen din yerine Kemalist paradigma/düşünme/toplum mühendisliği/devlet organizasyonu “akıl, bilim” fetişliği/aşırı yönelim/tapıcılığıyla kutsanmakta, vicdan, merhamet, ötekini anlama geri planda kalmaktadır.
Yani bir bakıma çok haklı gerekçelerle şikayet ettiği patolojik/hastalık halinin kendi zihninde tezahürünün ayırdına varamamakta, hatta bu zihni tutukluluk halinin tutumundaki varlığını görememektedir.
Yazar bir nevi, Cumhuriyetin ilk yıllarını Kemalist yönetimin “Asrı saadet/mutluluk asrı” olarak görmektedir.
Evet, ülkemiz düşünsel ve pratik olarak yeni ve gerekli bir yola girdi ama bu yolculuğu bir takım alışkanlıkları, değerleri olan ve toplumun bunlardan kolaylıkla vazgeçeceğini sanmak büyük yanılgıydı.
Bu değişim süreç içinde gerçekleşecek ve adım adım ilerlenerek toplumsal rıza aranması gerekecekti.
Bu arandı mı ne kadar arandı, ayrı bir mevzudur.
Toplumda meydana gelen bilinç yarılması, stabil durumda olan, bünyenin alıştığı hastalıkların üstüne bu hastalığın ortaya çıkmasıyla bünyenin daha fazla yıprandığını gözden uzak tutmamak gerekir.
Çözüm, Akıl ve Bilimin yanı sıra hayatın doğal akışını doğru okuyacak bir sosyoloji/sosyal psikoloji ve hukuk bilgisine itibar etmek olmalıdır.
İnsanlık tarihi bize defalarca ve kesin bir şekilde ideolojilerin, fomelleştirilerek donuklaşan dinlerin değil, hayatın dinamizminin/canlılığının etkili olduğunu söylediğini görmeliyiz.
Geçmiş ve gelecek arasında varlığına anlam arayan insanoğlu, kurduğu kurumlar içinde benzer arayışlar içine girmeyi tercih eder.
Edebiyat dünyamızın yıldız isimlerinden Yahya Kemal Beyatlı'nın sözleri içinde hafızalarımızda yer edinen “Kökü mazide olan atiyiz” sözü geçmişten günümüze varlık sahamız için önem içermektedir.
Kitaptan alacağım bir bölümle devam edelim.
“Roma söylencesindeki tanrı janus’un diliyle özetlemek gerekirse, gözü geçmişe çakılı kalan devlet, geleceğe bakan ussallık(akıl) gözünü kör eder: Türk düşünürü Farabi'nin deyişiyle de ülkesini bir ‘Körler ülkesi’ durumuna sokar. Bu bilge kişi, ‘Körler ülkesindeki hastalıklar tek sağılım/tedavi yönteminin, gören gözlerin çıkarılacağı biçiminde olduğunu' yazar. Simgesel dille anlatılan gerçek şudur.. Ussallığı/aklı tıkayan ülke, bir körler diyarından farksızdır. Burada düşünen beyinlerin yeri yoktur. Bu durumda devlet, geleceği görmek yetisini yitirir. İbni Haldun'un deyimiyle de bir bunamışlık/ihtiyarlama evresine girer. Bunun sonu ise, kargaşa ve başkaldırılara varır; çözülüş ve dağılışın koşullarını hazırlar. Bunlar kahve falına bakılarak söylenmiş kehanetler değil, her gün yaşayageldiğimiz gerçeklerdir; bilimin uyarısıdır.
Eski söylencelerin diliyle devletin işlevi, sağı solu da görüp gözetmektir; geçmişin sahipliği ile geleceğin neler getireceğini ussallık gözüyle görmektir. Yalnız bir yönüne ağırlık veren devlet, çöküşüne nedenler hazırlar. Bir toplumdaki iç düşmanlıklar, bir tarafın yeğlenmesiyle beslenip alevlenir. Bunun örneklerini de kutsal kitaplarda yazılı söylenceler verirler.
Tevrat'ın yazdığına göre, Tanrı, Adem peygamberin iki oğlundan Habil'in yaptıklarını beğenir, onu kardeşi Kabil'den üstün tutar. Tanrı'nın dışladığı Kabil'de ona düşman olur ve kardeşini öldürür.
Kur'an'ın bildirdiği Yusuf öyküsü de benzerdir. Yakup peygamber oğlu Yusuf'u diğer kardeşlerinden fazla sevdiği için kardeşlerini Yusuf'a düşmanlaştırır. Yusuf'a düşman olan kardeşleri babalarını sapıklıkla/ayrıcalıklı davranmakla suçlarlar.
Türkiye'de bir türlü dinmeyen terör, anarşı ve kargaşanın temelinde devletin tutumu neden olmaktadır.” shf: 188-189
***Okundu.