GÖLGESİZ SIĞINAK

Derya Deniz Dinç

"Bir anneyi anlamak için onun yokluğuna bakmak gerekir; çünkü varlığı bazen o kadar büyüktür ki, onu ancak boşluğuyla ölçebilirsiniz." — Jean-Paul Sartre

Küçük bir çocuk, deniz kenarında tek başına kumdan kaleler yaparken, dalgaların her seferinde emeğini alıp götürmesini izliyormuş. Yaşlı bir balıkçı yanına yaklaşıp, "Neden üzülmüyorsun? Her seferinde yıkılıyor," demiş. Çocuk, avucundaki son kum tanelerini denize savurarak cevap vermiş: "Dalgalar sadece kumu götürüyor, denizin altındaki toprağı değil. Ben orayı tutuyorum." Balıkçı gülümsemiş ve fısıldamış: "O toprak senin kökün evlat, görmesen de seni ayakta tutan şey odur."

Bir kadının rahmine düşmekle başlayan serüven, kimileri için ömür boyu süren bir sığınak, kimileri içinse sadece bir biyoloji hikâyesi. Bugün meydanlar, ekranlar ve vitrinler büyükve büyülü kelimeyle yankılanacak: Anne. Herkes kendi limanına dönecek, herkes tanıdık kokunun peşine düşecek. Oysa benim için bu kelime, hiç gidilmemiş bir ülkenin dili gibi. Alfabesini bilmediğim, tınısına yabancı olduğum, sadece başkalarının anlatılarından kurduğum bir hayal şatosu.

Annesi olan bir insan ne hisseder, sabahları o sesle uyanmanın deruni güveni nasıldır, inanın bilmiyorum. Bir çocuk dizini çarptığında neden ilk anne diye sayıklar? O acının içindeki teselliyi hangi büyü sağlar? Bunlar benim için hep kapalı bir kutu olarak kaldı. Ben, kutunun kapağını hiç açamadım. Benim hikâyemde anne, bir varlıktan ziyade kocaman bir boşluktu. Ama tuhaf olan şu ki; boşluk beni eksiltmedi, aksine başka bir yerden büyüttü.

Annesiz büyümek, hayata en başından çıplak ellerle dokunmak demektir. Rüzgâra karşı siper olacak bir gölge bulamayınca, kendi gölgeni kendine siper etmeyi öğreniyorsun. Belki de bu yüzden, bir annenin kucağını hiç tatmamışken, bir insanın annesi olmayı bu denli ağır ve sarsıcı bir sahiplenmeyle öğrendim. Kendi çocuklarımın gözlerine baktığımda, aslında hiç sahip olamadığım toprağı ekiyordum onların kalbine. Onlar üşümesin diye kendi ateşimi harlarken, aslında hiç görmediğim dalgaların yıkamadığı yeri kale gibi örüyordum.

Annelik, sadece doğurmak değilmiş; hiç görmediğin bir şefkati, bir mucize gibi sıfırdan icat etmekmiş. Ben şefkati kimseden miras almadım. Onu sokaktaki bir kedinin yavrusunu taşımasından, bir öğretmenin öğrencisinin başını okşamasından, bir kitabın sayfalarındaki derin sükûnetten çaldım. Parça parça topladığım bu kırıkları birleştirip kendi çocuklarıma bütün bir sevgi sundum. Eksik parçamı, onları tam ederek tamamladım.

Bugün çiçekçilerin önünde kuyruklar olacak, hediyeler paketlenecek. Ben ise yine sessiz ve derin kıyıma çekileceğim. Annem yoktu ama ben anne oldum. Bir çocuk ağladığında içimde sızlayan yer, biyolojik bir bağdan çok daha öte bir şeyin kanıtı. İnsan, sahip olmadığı şeyi de verebiliyormuş. Hatta bazen, eksikliğin yarattığı derinlik, varlığın sıradanlığından daha çok "insan" kokuyormuş.

Annesi olanlara imrenmek yerine, anneliği bir derman gibi başkalarına sunanların mağrur duruşuna bakıyorum artık. Bizler, kendi kendinin kökü olanlarız. Bizler, toprağı dışarıda değil, kendi içimizde taşıyanlarız. Hiç koklamadığım bir çiçeğin kokusunu evlatlarımın saçlarında bulduğumda anladım ki; bazı bağlar kopmak için değil, başka bir formda yeniden doğmak için yok olurmuş.

Nazilli Havadis ailesi olarak kâinattaki tüm annelerin gününü kutluyor; annesi olsun olmasın tüm öksüz canların saran, kollayan ve şefkati kendi derununda yeniden icat eden büyük gayretini selamlıyoruz. Çünkü biliyoruz ki anne; sadece doğuran değil, bir başkasının yarasına merhem olmayı seçen her yürektir.

Aşk ile eyvallah.

Derya Deniz DİNÇ

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.