KIRMIZI EŞARBIN KUYRUĞU
Gazze’de güneş, sarsıcı bir utancın gölgesinde solgun doğuyor artık. On yaşındaki Ömer, yıkılmış evlerinin enkazı arasında, dünyanın en değerli hazinesini bulmuş gibi bir parça naylon poşet ve birkaç çıta parçasını sıkıca tutuyordu. Bir hayali vardı: Bir uçurtma yapmak. Ama bu sıradan bir uçurtma olmayacaktı.
"Neden gökyüzünü izliyorsun evladım?" diye sordu dedesi, titreyen elleriyle bir köşede otururken.
Ömer, gökyüzündeki siyah dumanlara, vızıldayarak geçen ölüm makinelerine baktı. "Aşağıya hep ölüm atıyorlar," dedi sessizce. "Belki de bizi sadece bu siyah renkle tanıyorlar. Eğer gökyüzüne rengârenk bir uçurtma gönderirsem, orada bir yerlerde bizim de yaşadığımızı, bizim de çocuk olduğumuzu hatırlarlar, değil mi?"
Ömer uçurtmasını yaptı. Üzerine evde bulabildiği tek renkli malzemeyi, annesinin eski kırmızı eşarbından kestiği bir parçayı bağladı. Uçurtmanın kuyruğuna ise babasının hiç bitiremediği son mektubun boş sayfasını ekledi. Sayfada sadece şu yazıyordu: "Biz buradayız."
Ertesi gün rüzgâr sertleştiğinde, Ömer enkaz yığınlarının en yüksek yerine çıkıp uçurtmasını gökyüzüne saldı. Kırmızı eşarbın kuyruğu, siyah dumanların arasında dalgalanırken, gökyüzüne bir çığlık gibi yükseldi. Sadece bir gün uçtu o uçurtma. Üçüncü günün şafağında, uçurtmadan geriye sadece kaldırım taşına sızmış ince bir çizgi ve enkazın arasına sıkışmış kırmızı eşarbın yırtık kuyruğu kaldı.
Aynı enkazların az ilerisinde, insanlığın kelimelerini tüketen başka sahneler kuruluyor. Akıllı füzelerin, teknolojik barbarlığın ortasında çocuklar, ölümün soğuk nefesini her an enselerinde hissederek yürüyorlar. Bombardıman altında can verdiklerinde kimlikleri kaybolmasın, aileleri bedenlerini bulabilsin diye birbirlerinin avuç içlerine, bileklerine tükenmez kalemle adlarını yazıyor küçük dürüst parmaklar. Dünyayı yönetenlerin büyük stratejik ortaklıkları, imzalanan kâğıt parçaları ve bürokratik hırsları, kendi tenine adını kazıyan bir çocuğun asil ve dürüst nezaketi karşısında koca bir hiçtir. Ölümün karşısına kendi çıplak adıyla çıkan bu çocukların ahı, sarayların yaldızlı duvarlarını sarsmaya yetecek ağırlıktadır.
Yıkımın ortasında başka bir çocuk sureti beliriyor sonra. Un kuyruğunda katledilen babasının ardından, un çuvalından toprağa dökülen beyaz tozları küçük elleriyle hırslıca toplamaya çalışıyor. "Annem ekmek yapacak" diyerek çamurlu unu ceplerine doldururken, ayakkabılarını bir hayalin eşiğinde bırakıp yalınayak yürüyor masumiyet. O beyaz tozlar, bir halkın açlıkla terbiye edilmeye çalışılan onurunun çıplak vesikasıdır. Hemen yandaki çadırın önünde ise bir başka çocuk, nesillerdir boyunda taşınan, yurtlarından sürüldükleri ilk günden kalan paslı bir ev anahtarını toprağa gömüyor. Üzerine bir maşrapayla su döküyor; oradan yeniden bir yuvanın, dürüst bir hayatın yeşereceğine inanarak...
İnsanlığın bütün bütçeleri, silah kartellerinin milyarlarca dolarlık yatırımları, paslı anahtardan yuva yeşertmek isteyen çocuk saflığı kadar bile kıymetli değildir.
Siyasetin ve diplomasinin en çirkin hali, uluslararası antlaşmaların ve iğrenç stratejik ortaklık kılıflarının arkasına saklanmış bu planlı, soğukkanlı kötülüktür. Bir zamanlar gelincik tarlalarında el ele koşması gereken çocukların coğrafyasında, gelinciklerin kırmızısı çiçeklerden değil, sokaklara sızan taze çocuk kanından geliyor artık. Sahnede figüranlar değişiyor, teknoloji ilerliyor ama acının sürekliliği hiç değişmiyor. Aksine daha yasal, daha planlı ve daha vicdansız bir çehreye bürünüyor.
Avucuna ismini yazan dürüst parmakların, toprağa anahtar gömen masum çocukların karşısında, bu organize vahşete engel olamayan insanlık büyük bir yenilgi içindedir. Dünyanın bütün kazanımları, unvanları ve parıltılı kürsü konuşmaları, paslı anahtarın toprağa bıraktığı umut kadar bile bir değer taşımıyor.
Aşk ile eyvallah.