MERHABA
Bir gün yolu bir dergâha düşen kendi hâlinde bir adam, bir Mevlevi ile bir Bektaşi’nin sohbet ettiklerini görünce yanlarına yaklaşır. Kendini tanıtır ve dergâhı merak ettiğini, zikirlerini izlemek istediğini söyler.
Her biri kendi yolunu mümkün olan en tatlı dille anlatmaya çalışırken adamın gözleri onların giysilerine takılır. Mevlevi’nin hırkasının kolları o kadar geniş ve uzundur ki elleri bile görünmez. Bektaşi’nin kıyafeti ise tam tersidir; kolları daracıktır, neredeyse tene yapışmıştır ve eller ta bileklere kadar açıktır.
Adam merakla Mevlevi’ye sorar: “Pirim, kıyafetinizin kolları neden o kadar geniş ve uzun?” Mevlevi ellerini birleştirip daire yaparak yanıtlar: “Evet, özel bir sebebi vardır. Çünkü biz insanların günahlarını, ayıplarını, kusurlarını örteriz. Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız.” Adam aynı merakla Bektaşi’ye döner: “Peki ya siz? Sizin kıyafetinizin kolları neden bu kadar dar ve kısa?” Bektaşi gülümser: “Biz mi? Bizim geniş kıyafetlere ihtiyacımız yoktur. Çünkü biz insanların günahlarını ve kusurlarını görmeyiz.”
İşte bu kadim hikâyenin gölgesinde, Nazilli Havadis’in bu bembeyaz sayfasına ilk "merhaba"mı bırakıyorum. Ben, "yazarım" diyecek kadar haddimi aşmadım, edebiyatçı hiç değilim. Benim için yazmak; içimdeki o dilsiz hayaletlerin sesini duyurmanın, hayatın tozlu yollarında biriktirdiğim insana saygı duruşunda bulunmanın tek yolu. Bu nedenle kalemimden dökülenlerin kusurlarını görmemenizi, o Bektaşi saflığıyla karşılamanızı diliyorum.
Hayatın tozlu tebeşir kokusundan geçmiş, yıllarca kelimeleri sadece kara tahtaya değil kalplere de nakşetmeye çalışan bir insanım ben. 11 Eylül 1970'te Kırıkkale'de başlayan bu dünya serüveni, Hacettepe Üniversitesinin akademik disipliniyle harmanlanarak bugünkü durağına ulaştı.
Şimdi bu birikimi, Nazilli’nin zeytin kokulu rüzgârıyla birleştirme vakti.
Benim için yazmak; bir kaçış değil, hayatın tam kalbine yapılan cesur bir yolculuktur. "DENİZ’CE" adını verdiğim bu köşede, toplumsal meselelere herhangi bir siyasi ideolojinin dar kalıplarından değil; tarafsız, bilge ve insani bir derinlikle bakmayı seçiyorum. Yazılarımda ne bir tarafın ne de bir görüşün sesi var; sadece hayatın süzgecinden geçmiş, nefes alan ve her şeyden önce insana saygı duyan bir ruhun fısıltıları olacak. Edebiyatın o metaforik derinliğini tecrübenin getirdiği olgunlukla birleştirirken "memleket" sevgisini her zaman en saf haliyle kalemimde taşıyacağım.
Anlaşılmak, gerçekten bir nimettir hepimiz için. Yazdıklarımı okuyanlardan en çok duyduğum o sihirli cümle: "Deniz Hanım, sanki kendimi buldum" sözü, benim için en büyük ödüldür. Bu sebeple en büyük şükranım okurlarımadır. İyi ki varsınız.
Nazilli Havadis, benim için kelimelerin özgürleştiği, samimiyetin ve "gerçekten yaşanmışlığın" esas olduğu bir liman olacak. İnsan hikâyelerinin izini sürerken felsefenin ve edebiyatın ışığında yürüyor; her satırda ruhu olan bir dokunuş bırakmaya gayret ediyorum. Çünkü biliyorum ki samimiyetle dökülen her kelime, eninde sonunda bir başka kalbe misafir olur.
Maksim Gorki’nin dediği gibi: "Yazmak, içindeki zehri akıtmak değil, dünyayı daha katlanılır kılacak bir sevgi süzgeci oluşturmaktır."
Heybemizde biriktirdiklerimizdir bundan sonra burada okuyacaklarınız. Takdir siz değerli okurlarımızındır. İnsanlığımın tüm onuru ve kadınlığımın tüm zarafeti ile selamlıyorum hepinizi.
Siz köşeme, ben Nazilli Havadis’e hoş geldik.
Aşk ile eyvallah.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.